Hesabınızda bulunan, üzerinde herhangi bir kısıtlama, rehin veya blokaj olmayan serbest durumdaki payları ifade eder.
Doğrudan satılabilir, transfer edilebilir veya emre dönüştürülebilir durumdaki varlıkları gösterir. (Not: Yatırım fonu adlarında geçen "Serb." ifadesi ise ilgili fonun "Serbest Fon" niteliğinde olduğunu belirtir, onunla karıştırmayın).

SERB: İşleme tamamen açık, serbest varlık. 
MKK (Merkezi Kayıt Kuruluşu) ve e-Yatırımcı sisteminde, hisse senedi veya yatırım fonu gibi varlıkların hesap durumunu ve blokaj statüsünü ifade eden kısaltmalar şu şekildedir:

(Planlı Blokaj / Problemli Blokaj)
Hesabınızdaki veya ilgili satış emrinizdeki payların blokeli veya işlem sürecinde dondurulmuş olduğunu gösterir.
Satış emri girilmiş veya takas aşamasına alınmış ancak henüz nihai takası/tahsilatı tamamlanmamış (veya özel durumlarda idari/yasal karar gereği blokeye alınmış) varlıkları tanımlar.

PLBK: Takas/emir sürecinde veya dondurma kararı nedeniyle blokeye alınmış varlık.
Villa tatili için muhtemelen ilk adresiniz Antalya Kaş Kalkan ve çevresi olacak. Tatiliniz için eylül ayını seçerseniz hem boğucu olmayan hava koşullarında tatil yaparsınız hem de çok kalabalıkla muhatap olmazsınız. Ayrıca okulların açılma tarihine yaklaştıkça konaklama ücretleri %60 %70 oranında azalmış olacak.

Gezi rotaları hakkında detaylı bir yazı girmeye çalışırsam zaman yetmez. Tarihe merakınız varsa bu bölgeler tam da aranan yer. Bu ikinci Antalya tatilim ve ikisinde de villa kiralayıp tatilimi yaptım.

Otellerle kiralık villalar arasında muazzam fiyat farkı olmadığı için bu yöntemi tercih ediyorum. Şahsi havuzunun olması insana premium bir tatilin içerisinde yer aldığını düşündürüyor. Otellerin tek artısı sabah kahvaltı olması ve bazılarında da akşam yemeği olması. Tatil anlayışınızda çalışma hayatında olduğu gibi dış etkenlerin sizin hareket etme şeklinizi yönlendirmesine izin vermek istemiyorum diyorsanız eğer villa kiralamak en iyisi. Kahvaltı ya da akşam yemeği kaçırdım derdi yok. Gönlünce seçtiğin restoran ya da evinde yapacağın yemekle muhatap olmak durumda kalmak bakış açısına göre minik bir özgürlük hissiyatı veriyor.

Villa kiralarken en çok dikkat etmeniz gereken şey dolandırılmamak gerisi çözülür. Kendi çapında kurumsal kiralama yapan yerler var. Bu iki ziyaretimi iki farklı online kiralama ofisinden yaptım ve bir sorun yaşamadım.

Kiralayacağınız yerin fotoğraflarına aşık olup lüksüne kapılmayın mutlaka net konumunu isteyin. Antalya’da anormal şekilde dağların içine yanına üstüne ötesine berisine villa yapılmış ve yapılmaya devam ediyorlar. Bu son ziyaretimde konum istediğim halde muazzam şekilde pişmanlık yaşadığım bir tatil yapmak zorunda kaldım. Etrafında 20 25 tane villa var sokaklarına isimler verilmiş ama toprak yol görünüyordu. Ne kadar kötü olabilir ki dedim ve gittim. Anayoldan villaya mesafe 3 km ama varış süresi minimum 20 dk. Asla arabayı ikinci vitese atmaya imkanınız olmuyor. Bundan dolayı mutlaka çevresine ve yollarına bakmaya çalışın.

Bu arada arabanız yoksa bu tatil türü size biraz külfet olabilir. Her yer uzak ve ulaşım imkanı çok kısıtlı. Şahsi araç şart.

Akşamları çıkıp bir yürüyüş falan yapalım diyorsanız mutlaka merkezi yerden evinizi tutmanız gerekiyor yoksa yaban domuzlarına yem olmanız büyük olasılık oluyor.

Kendi içerisinde uyarıların bulunduğu küçük bir not yazısı. Ekstra soru olursa bilgim dahilindeyse mutlaka cevaplarım.
Tarihin en detaylı inceleme yazılarından birine imza atmak için anlatıma başlıyorum ( beklentiyi yükseltmem gerekiyor yoksa okunmaz).

Aracımız 1.5 tdci (dizel) 75 beygir (55 kW) ford Fiesta. Bu araçtan 2 tanesine sahip oldum. Birincisi 2013 model titanyum x diğeri 2016 titanyum esp modeli. İlk aracım mavi renkliydi ve ruhsatta şeker mavi diye geçiyordu. Ford mavisi diye geçen renkten bir kaç ton daha açık ve parlak olan. İkincisi ise standart gri renk.

Bu aracın platform kardeşi olan courier olduğu için yazılanların bir çoğu o aracı da kapsamış olacak.

Arabanın dışından başlayıp içine doğru bir anlatım yapmaya çalışacağım.

İlk olarak rengin getirdiği avantaj ve dezavantajlardan başlayalım. Mavi olan yıkandığında ben buradayım diyordu. Kirliyken de dikkat çekiyordu o ayrı tabi. Gri ise temiz kirli pek farketmiyor genel görünüş olarak temiz duruyor. Yıkama maliyeti olarak gri almak daha mantıklı görünüyor. Mavi rengin bir diğer dezavantajı kuşların gazabına uğramak açısından şanssız olması. Park ettiğim yerlerde sağımda solumda araçlar olmasın rağmen kuşların ihtiyacına çözüm olan hep benim arabam oluyordu. Bu pisliklere çok hızlı çözüm üretilmediği takdirde renkte açılmalar meydana geliyordu. Gri olanda böyle bir sorun yaşamadım.

Kaza durumunda gri rengi tutturmak maviye göre daha basit olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekir. Herhangi bir mavi için değil bu aracın rengi için konuşuyorum. Renk konusunda ekspertiz zamanı arka spoilerin mikron değeri aracın genel yapısına göre bazen iki kat olarak çıkabiliyor. Aracı kazalı olarak sınıflanmadan önce iyice detaylı kontrol edilmesi gerekiyor.

Yan aynalar küçük. Bazen şerit değiştirirken eğilip açınızı genişletip çevre kontrolü yapmanız gerekiyor. Dolu paket bile olsa ısıtmalı ve katlanır yan ayna olmuyor maalesef. Gündüz ledleri standart olarak geliyor. Farlar halojen olarak geliyor ama mercekli olduğu için kaliteli bir led kullandığınızda karşıdan gelen insanları kör etmeden yolculuk yapabiliyorsunuz. Far demişken aydınlatma konusu orta seviyede. Arka lambalara gelirsek iki modelde de halojen ışıklandırma var tek bir farkla 2016 olanda fren lambası ledli. Arkadan bakınca biraz sportiflik katmış oluyor.

Teker ve jantlara gelirsek 2013 olanın 5 kollu yıldız şeklindeki görünümü (15 inç) araçta çok ufak görünüyor. 2016 olanda ise çok kollu jantı 16 inç olmasından dolayı arabayı biraz daha heybetli gösteriyor. Lastik olarak 195/65/15 ve 195/65/16 kendi standartları içerindeki lastik ebatları. Konfor olarak 16 olanlar daha iyi bu arada. Eski aracımda Hankook ventus prime 3 kullandım. Şu anki aracında ventus prime 4 kullanıyorum. Fiyat olarak orta seviye olmasından dolayı tercih sebebim oldu. Kuruda çok iyi bir lastik ama ıslakta güven vermiyor. Bu arada hava basınçlarını önleri 32 ps arkaları 30 ps olarak kullanıyorum. Arkaları düşük havada kullanma nedenim yol bozukluklarında ve kasislerde çok zıplamasını engellemek için.

Aracın kullanım ve yol tutuş karakteri çok ön planda olduğu için lastik seçiminizi iyi yapmanız gerekiyor. Yol tutuşunun iyi olmasından dolayı aracın sertlik seviyesi üst segment araç kullananlar için biraz fazla gelebilir. Ama keskin 2-3 viraja girip çıkınca önemi kalmayacaktır.

Aracın dolu paketlerinde cam kenarlarında alüminyum çıtalar oluyor. Arka camlar sonuna kadar açılmıyor. 4 cam otomatik ve araç kumandasından açılıp kapatılabiliyor. Arka camları sonuna kadar indirdiğinizde bazen tek tuşla kapatmak mümkün olmuyor. El ile 2-3 kere yukarı çektiğinizde normale dönüyor. 2 araçta da aynı sorunla karşılaştığım için kronik bir sorun gibi görünüyor. Üzerine araştırma gereği duymadım. Bu arada arka camlar karartmalı geliyor.

Aracın multimedya sistemine gelirsek; pek öyle bir şey yok. Çoğu ford aracında olduğu gibi iki renkli küçük bir gösterge ekranı var. Daha sonradan tablet cinsi ekran monte etmek isterseniz görüntü olarak pek hoş durmuyor. Nedeni ise konsolun yapısından dolayı ekranı tam olarak oturtacak yer yok. Radyo kontrol ünitesinde lazım olacak kadar tuş var. Opsiyon olarak Sony ses sistemi alırsanız şekli biraz daha farklı geliyor. Burada eski ile yeni arasında ufak farklar var: eskisinde standart kolonların sesi daha kaliteli çıkıyor ve multimedya bağlantısı olarak hem aux hem USB girişi mevcut. Yeni sürümlerde pek talep edilmiyor diye (maliyet düşürmek için iptal edildiğini herkes biliyor) aux iptal edilmiş. USB girişinden Bluetooth bağlantısı sağlayan küçük aparatla bu sorun bertaraf ediliyor.

Direksiyon kalitesi ve hissiyatı sınıfının en iyisi. Kimisi Polo diyor ama araba kullanmak fiiliyatını gerçek anlamda yaşamak istiyorsanız bu araç aranan kan. Zaten her konuda yeterince analog ve manuel olduğu için kullanım hissiyatı olarak üst düzeyde. Bunca hissiyatın getirdiği yegane sorun ise yorgunluk. Konfor açısından diğer segmentdaşlarına göre geri planda olduğu için kısa ve ya uzun yolculuk farketmeden yorgunluk yapıyor. Kalite konusunu açmak gerekirse kullanılan malzeme segmentine göre yeterince iyi. Kullanılan deri 200.000 kilometreye kadar bende herhangi bir deformasyon belirtisi olmadan geldi. Diğer segment kardeşlerinde kullanılan süngerimsi direksiyonlar belli bir süreden sonra erime yapıyor ve elde sürekli yapışkan sürülmüş hissiyatı bırakıyor. Hissiyat konusunu açmak gerekirse, araba çok net milimetrik direksiyon hamlelerine mutlaka bir karşılık veriyor. Yol tutuşunun ön plana çıktığı Ford araçlarının en büyük özelliklerinden birisi de bu kullanım şekli. Elektrik destekli bir direksiyon olmasına rağmen belli hızlara ve yoldan kopana kadar yolla olan iletişiminiz hep üst düzeyde oluyor. Yoldan koparmak için ani hareketler yapmanız gerekiyor. Koptuğunda direksiyonun boşa düştüğünü ve hafiflediğini çok net anlıyorsunuz. Gerekli tek kontrayla tekrar yoluna oturtmakta çok zor değil. Bu arada 2013 model olan aracımda esp yoktu 2016 olanda var. Çok büyük artı eksi durumu ortaya çıkaracak bir durumla karşılaşmadım ama ülkemize gelen araçların güvenlik konusunda bile ne kadar alt seviyede olduğunun kanıtı. Bir de arabanın direksiyonu düşük hızlarda bir şeye takılıyormuş gibi hissettiriyor. İki araçtada böyle bir durum vardı nedeni nedir diye hiç üzerinde durmadı. Büyük bir rahatsızlık oluşturacak biri olumsuzluk değildi.

Yoldan kopma konusunda en sorunlu yeri abs davranışı. Fren hissiyatı arka tekerler kampana olmasına rağmen güzel ve sorun yaratmayacak şekilde tasarlanmış. Bu tasarım abs devreye girene kadar sürüyor ondan sonra araba tanınmaz bir hale geliyor. O yol tutuşunun üst başlık olduğu bu arabanın yolla iletişimi sıfıra iniyor ve durmak istemiyor. Bu bahse konu olan abs bazı araçlarda çok erkenden sorun çıkartabiliyor. Eski aracımda olmadı ama yeni aracımı aldığımda 10.000 kmdeydi. Aldığımda araç çok uzun zaman çalıştırılmadığı için muhtemelen oksitlenmeden kaynaklı abs beyni sorunluydu. Sağ ön ve sol arka tekeri kilitliyordu. Başınıza gelme ihtimali olduğu için tamir yerine gidene kadar freni pompalayarak diski boşa çıkarabilirsiniz. Mutlaka değişim ya da tamir görmesi gerekiyor yoksa alakasız yerde arabanız kazık frenle durabilir. 1 yıl önce 22.000 tl verip çıkma parça olarak aldım. Sıfırına 65.000 tl fiyat almıştım. Gelecekte yazıyı okuyacaklar için dolar kuru o zamanlar 39-40 tl arasıydı (500 dolar masraf diyelim).

Koltuklara geçelim. 2013 olan araçta 2016 olan araçta kumaş koltukla beraber geliyor ama 2013 olan gerçek kumaş 2016 olan plastik karışımlı. Rahatlık bakımından 2013 olanın koltukları daha önde çünkü kullanılan süngerde daha farklı ve kaliteli. Kalitenin düşmesi 2015 sonrasında oluyor. Ön sürücü koştuğunda yükseklik alçaklık ve bel destek ayarı yapacağınız bölümler var. Sağ koltukta sadece ileri geri ve bel bölümünün ileri geri hareketini mümkün kılan aparat var. Arka koltukta yolculuk edeceklere Allah sabır ve güç versin. Araç yapısal olarak sert olduğu için arka koltukta yolculuk etmek çok zorlayıcı oluyor. Dar ve bi nebze Klostrofobik ortamın üzerine torsiyon çubuklarının üzerinde yolculuk etmek böbrek taşı sorunu olanlar için farklı bir tedavi imkanını ön plana çıkartıyor. Kullanacak kişiler kilolu ve uzun boylu ise arka tarafı kullanmak fazlasıyla zorlama oluyor. Araba yapısal olarakta 5 değil 4 kişilik olarak düşünülmeli.

Arka tarafta güzel bir şey yok mu derseniz eğer elbiselerinizi asacağınız 1 tane sağlı sollu kanca mevcut. Camları da otomatik açabiliyorsunuz. En önemlisi aydınlatma ve ön koltuk arkasında cebi var. Bu segmentte bunu sunmayan arabalar olduğu için bir lütuf gibi dile getirmek gerekiyor. Arka kapılarda sularınızı koyacağınız herhangi bir göz bulunmuyor. Fakir arabası olduğunu daha iyi anlamanızı sağlayan detaylar bunlar.

İlk aracımı 125.000 km olarak alıp 200.000 km’de sattım. Yenisini 10.000 km’de alıp kullanmaya devam ediyorum ve şu anda 46.000 km’de. Çok bozuk yola girmediğim sürece trim sesine denk gelmedim. Arabanın ön göğsünde süngerimsi yumuşak bir materyal kullanmış. Çoğu denk segmentinde sert plastikler kullanıldığı için dile getirmek istedim.

Titanyum paketi bize ne sunuyor; karartmalı dikiz aynası otomatik far sistemi ve yağmur sensörü. Çoğu yeni model arabada bile opsiyon olarak sunulan kol dayama da var. İleri geri hareket etmiyor. İçinde kaplaması olmayan orta derinlikte fazla geniş olmayan bir haznesi var. Arabanın kapıları ve torpidosunda da herhangi bir kaplama mevcut değil.

Arabada bu motor kombinasyonunda otomatik vites seçeneği bulunmuyor. Manuel vitesi kullanım açısından çok zor değil. Vites geçişleri yeterince rahat ve debriyajı çok sert değil.

Bizim Türklerin en çok merak ettiği şey ise 5. Vites 2000 devirde araba kaç km hıza ulaşıyor? 2013 model olan ile 2016 model arasında ufak bir yazılım farkı var. 2013 olan 2000 devirde 92 km/s hız yapıyor 2016 olan ise tam 100 km/s hız. Uzun yolda yakıt tasarrufu açısında çok güzel arabadır kendileri. Bu konuyu açma nedenimin en büyük kalemi de yakıt performansı.

Beylikdüzü başakşehir (kayaşehir) arası her gün 30 km gidiş 30 km dönüş yolu hepsinde dur kalk trafikle 1.5 saat sabah 1.5 akşam olarak tamamlıyorum. Yürüyen insanlar benden hızlı yol alıyor. Bu da ülkemizin planlama konusunda ne kadar geri kalmış olduğunu göz önüne seriyor. Bunlar hep ekonomik olarak insanları yıpratıyor. Psikolojik olarak zaten konuyu dile bile getirmiyorum. Neyse yakıt demiştik. Bu zorlu şartlar altında araba maksimum olarak; yaz aylarında klima hep açık kış aylarında da (soğuk havalar dizel düşmanıdır) yazlık lastiklerle beraber ortalama 5.8 üzerine hiç çıkaramadım. Emekli amcalar gibi tın tın da kullanmıyorum çünkü önünde ki 10 cm boşluğa 5 tane araba girmeye çalıştığı için mümkün olduğunca öndeki arabayla mesafeyi açmadan ve yakıtı tasarrufunu gözetmeden kullanıyorum. Fordlar genel manada diğer arabalardan bir miktar fazla yakıt yaktığı halde son derece tasarruflu bir araç. Bu arabadan daha az yakan araçların sorun oluşturma potansiyelini göz önünde tutarsak piyasadaki en masrafsız araçlardan bir tanesi oluyor.

Uzun yolda yakıt tüketimi konusuna gelirsek eğer; sabit 2000 devir 92 ve ya 100 km/s hızda ilerlenirse düz yollarda aracın tüketimi 2.9lara kadar düşüyor. Bu arada bu pakette sunulan hızı sabitleme de tüketim cimriliğinde sizlere yeterince yardımcı oluyor. Araba 130 km/s hızlara kadar sıkı yapısını koruyor ama bu hızlardan sonra bir b segmenti olduğunu anlıyorsunuz. Fakirliğiniz bir şekilde yüzünüze vurulacak kaçarınız yok. 180 km/s hızlara kadar sorunsuz bir şekilde çıkabilirsiniz ama bundan sonraki hızlar korku filmi konusu. Yakıt cimriliği bu hızlarda da devam ediyor bu arada. 160 km/s sabit hızda araba 7.2 yakıyor.

Arabada bulunan partikül filtresini tıkamamak adına bu hızlara arada bir çıkıp yolculuk yapmanız araç sağlığı açısından gerekli. Yoksa magandalığın lüzumu yok. Araba alakasız zamanlarda fan açtığında hararetten şüphe etmenize gerek yok çünkü partikül temizliği yapıyordur. Fan kapanana kadar motoru kapatmamaya özen göstermeniz gerekiyor. Diğer marka araçlar gibi sanayilik olmanıza engel olacak şekilde tasarlandığı için bu işlemi kendi başına yapıyor. Bu işlemi araç hareket ederken gaz tepkisinden durduğunuz da ise rölantinin hafif dalgalanmasından anlayabilirsiniz. Normalde rölanti halindeyken aracın anlık tüketimi 0.2 iken bu temizlik işleminde 0.5 oluyor. Klima açıkkende çoğunlukla anlık tüketim 0.5 olarak görünüyor.

Klima performans çok üst düzeyde değil. Yani bir Japon arabasıyla kıyaslandığında üst düzey değil. Yeterince soğutuyor. Sadece klima biraz aracın devirlik ilerlemesini istiyor. Dur kalk trafikte kendini korumak için bir miktar soğutmayı düşürüyor. Dışarıda 35 dereceden fazla sıcaklık varsa da bu performans biraz geriliyor. Çok sıcak bölgede yaşayanlar için bir miktar sorun olabilir.

Aklıma gelmişken bakım aralığı hakkında da bir iki bilgi vereyim. Arabanın net bakım aralığı hakkında kimsenin bir şey bildiği yok. Hangi spefikasyonda yağ konulacağı hakkında da doğru düzgün bilgi sahibi insan yok. Ben yabancı forumları ve Türk forumlarını altüst edip herkesin net bir şekilde kullanabileceği bilgileri buraya yazmak istiyorum (yatırım tavsiyesi değildir).

Araba ortalama 4 litre yağ alıyor. Servis ve çoğu usta castrol yağ kullanıyor ama ben şahsen lique moly yağ kullanıyorum. Motorun bir sonraki bakımına kadar sessiz ve titreşim bakımından rahatsız etmeyecek şekilde kalması için. LIQUI MOLY 5W30 Motor Yağı Special Tec yağ 5 litre olarak Disbritörlüğü olan yerlerden temin edilebiliyor. İnternetten yağ alınır mı diye çok sorgulanan bir konu hep vardı ve var olacak. Bunu yağ firmasının resmî internet sitesinden resmi Disbritörlerinin kim olduğuna bakarak çözebilirsiniz.

Aldığınız yağ WSS-M2C 913 C spefikasyonunu karşılayan ve tam sentetikse kimseye fikir danışmanıza gerek yok doldurun gitsin. Bazen yağ kıtlığı olabiliyor o zaman da Liqui Moly Top Tec 4200 5W-30 Tam Sentetik Motor Yağı (ACEA C3 spefikasyonu) kullandığım oldu. Araç daha sessiz oluyor ve bir sorun yaşamadım. Bu hiç yatırım tavsiyesi değildir.

Filtreleri hep mann filter olarak kullanıyorum. Bunları neden anlamıyorum; bu saydıklarım piyasada bulunan en pahalı ürünler. dandik ve ucuz malzeme kullacak kadar zengin olmadığım için bu tercihlerde bulunuyorum.

Konudan konuya atlamaya devam edeceğim; araba biraz dumanlı çalışıyor. Motor küçük ve dizel olduğu için pek sıkıştırmaya gelmiyor duman atıyor. Bu zamana kadar çevreye verdiğim rahatsızlık dışında bir sorunla karşılaşmadım. Bu duman atmanın arka tamponda belli bir süreden sonra siyah gölgeleme yaptığı oluyor, yıkandığında çıkıyor.

Araba yakıt konusundan biraz seçici. Shellden yakıt alnınca daha sessiz oluyor ama bir miktar katedeceğiniz yol azalıyor (göze gelmeyecek bir miktar, tam bir depoda 35-40 km). Opetten aldığınızda ise gaz tepkileri biraz sağırlaşıyor ama daha uzun yol alıyorsunuz. Duman atma problemi biraz burada meydana geliyor. Diğer istasyonlardan bir kaç defa yakıt almak zorunda kaldım ve en kötü deneyimi petrol ofisinde yaşadım. Kısaca önermiyorum.

Atlamaya devam; bu cengaverin barajı en fazla 2 kişinin kişisel kullanımını karşılayacak şekilde tasarlanmış. İstifleme yeteneğiniz ne kadar iyiyse o kadar verimli kullanabilirsiniz.

Motorun ömrü konusuna gelirsek eğer bu sizin arabaya bakmanızla denk bir şekilde uzun bir kullanım sunuyor. İlk arabamı sattığımda en ufak bir kaçak bile yoktu. Zaten çoğu parçası o kilometrede bile fabrika çıkışlıydı. Çok güçlü bir motor değil ama sizi kullanımda üzecek bir motorda değil. 1. Vitesi bisiklet mantığıyla arabayı yürütmek amacıyla kullanıma sunmuşlar. 2. Vitesden sonra biraz yürüyor ama biraz yürüyor. Çok performanslı bir sürüş beklentiniz varsa sizi üzebilir ama hızını aldıktan sonra hafifliği ve şasi yapısından dolayı yüzünüzde ufakta olsa bir gülücük tarlası yeşertiyor.



Bu arada bu motor psa grubunun hdi motorunun kardeşi. Fransızların küçük hacimli dizel motorlarda iyi olduğunu göz önünde bulundurun ( Renault’un da dci motoru).

Göze batan küçük detaylarda 2013 olan aracın malzemesi kalitesi daha yukarıda. Yalıtım dahil buna. Arabada ne kadar yalıtım varsa artık.

Ufak sorunları oldu mesela aküsü bitti ve bu aracın aküsü alçak yapılı olduğu için (gerçekten alçakça bir durum) biraz pahalı. Ama akü haznesine normal standarta ki akülerde sığıyor. Ben 2 kere değişim yaptım ikisinde de varta marka kullandım. O adamlarda battı bundan sonra ne yapacağız bilmiyorum.

Unutmayın bu araba fakir arabası. Bizim ülkemizde arabanın her türlüsü bir zenginlik göstergesi olarak görülse bile bu bir fakir arabası. Unutma fakir arabası. Alırken ödenen para lüks segment parası olabilir o da insanlarımızın tercihinin bir parçası.

İşin özetine gelelim ufaktan. Ülkemizin insanı genel anlamda geçmişten beri fakirlikle mücadele ediyor. Bu yüzden bu arabayı detaylı bir şekilde anlatma gereği duydum. İşini görecek a noktasından b noktasına en verimli ve en az maliyetle ulaştıracak araçlardan bir tanesi. Çok büyük beklenti içine girmeden ama araba kullanıyorum hissiyatını maksimum seviyede yaşamak için alınabilecek ucuz yollu araçlardan bir tanesi.

Büyük bir sermaye bağlamadan ve büyük masraflarla yüz göz olmadan bir üst seviyeye çıkmak için bir basamak olarak kullanmanız açışından gerekli olacak çoğu bilgiyi buraya yazdığımı düşünüyorum. Sorularınız olursa mutlaka cevaplar yardımcı olurum.
Zamanında başıma gelen olayla başlayayım. 15.000 tl kredi kartı borcum vardı, her ay ekstreye bakıp "şu an param yok, asgari ödeyeyim, gelecek ay toparlarım" dedim. bu "gelecek ay" iki yıl sürdü ve borç bir noktada 15.000 tl'den 40.000 tl'nin üzerine çıktı. asgari ödeme, kısa vadede rahatlatan ama uzun vadede en pahalıya patlayan tuzaklardan biri.

kredi kartı ekstrenizde iki rakam görürsünüz: toplam borç ve asgari ödeme tutarı. asgari ödeme, bankanın "en azından bu kadarını öde, kartın kapanmasın" dediği alt sınır. türkiye'de düzenlemelere göre bu oran, kart limitine göre genelde %20 ile %40 arasında değişiyor, limiti yüksek olan kartlarda oran biraz daha yüksek belirleniyor.

örneğin 10.000 tl borcunuz varsa ve asgari ödeme oranı %20 ise, sadece 2.000 tl ödeyerek kartınızı "kapatmamış" olursunuz, gecikme faizine düşmezsiniz. ama geri kalan 8.000 tl'ye kart faizi işlemeye devam eder.

burada asıl mesele şu kalan bakiyeye uygulanan faiz oranı, türkiye'de kredi kartlarında genelde yıllık bazda çok yüksek seviyelerde seyrediyor, güncel oranı bankanızın sitesinden kontrol etmekte fayda var çünkü tcmb bu oranları düzenli aralıklarla güncelliyor. bu faiz üstelik bileşik işliyor, yani ödenmeyen kısım her ay biraz daha büyüyerek katlanıyor.

daha da can sıkıcı olan kısım, sadece asgari ödeme yaptığınızda genelde yeni harcamalarınıza da faiz işlemeye başlaması. yani "eski borcu eritiyorum" diye düşünürken, yeni yaptığınız alışverişler de faize giriyor, borç sarmalı bu şekilde büyüyor.

Örneğin 10.000 tl borcunuz var, sadece asgari ödemeyi yapıp gerisini erteliyorsunuz diyelim, yeni harcama da yapmıyorsunuz. aylık faiz oranı %4 civarında seyrettiğini varsayarsak (güncel oranlar değişkenlik gösterebilir), birkaç ay içinde ödenmeyen kısım hızla büyümeye başlıyor çünkü her ay hem anaparaya hem de önceki ayın faizine yeni faiz ekleniyor. bu da bileşik faizin borç tarafında ne kadar acımasız işleyebildiğinin somut bir göstergesi.

Asgari ödeme ne zaman "makul" bir seçenek diye sorarsanız dürüst olmak gerekirse asgari ödeme bazen gerçekten bir can simidi olabilir, örneğin beklenmedik bir gider çıktı ve o ay tam ödeme yapacak nakdiniz yoksa, asgari ödeme sizi kartın kapanmasından ve daha ağır bir gecikme faizinden koruyor. ama bunun bir seferlik bir çözüm olması, sürekli bir alışkanlığa dönüşmemesi gerekiyor. asıl tehlike, "bu ay da asgari ödeyeyim" cümlesinin ay be ay tekrarlanan bir rutine dönüşmesi.

borç zaten büyümüşse, ilk yapılması gereken şey harcamayı tamamen durdurmak, yani kartı bir süre kilitli tutmak. sonrasında bankanın sunduğu yapılandırma seçeneklerine bakmak mantıklı olabilir, birçok banka belli koşullarda taksitli yapılandırma sunuyor, bu da faiz yükünü biraz olsun hafifletebiliyor. Gecikme 90. Günü görürse muhatabınız muhtemelen avukat olacaktır haberiniz olsun.

eğer birden fazla kartta borcunuz varsa, en yüksek faizli karttan başlayarak fazladan ödeme yapmak (diğerlerinde asgariyi geçmeden) matematiksel olarak en hızlı kurtulma yöntemi. bazı insanlar psikolojik motivasyon için en küçük borçtan başlamayı tercih ediyor, o da işe yarayabilir ama saf matematik açısından en yüksek faizliye öncelik vermek daha az toplam faiz ödemenizi sağlıyor.

asgari ödeme, bankanın size sunduğu bir "nefes alma" alanı ama bu alanı sürekli kullanmak, borcu susturmak yerine büyütüyor. kredi kartı borcunda bileşik faizin nasıl işlediğini anlamadan asgari ödemeye alışmak, uzun vadede cebinizden çok daha fazla para çıkmasına yol açıyor. mümkünse her ay tam ödeme yapmayı, mümkün değilse bu durumu geçici bir istisna olarak görmeyi hedeflemek en sağlıklısı.

borcu yüzdürerek zam ayına kadar sabretme serüveninizde başarılar diliyorum.
altın yatırımı kuyumcuya her girdiğimde aynı sahneyi izliyorum: biri "gram mı çeyrek mi alsam" diye kararsız, biri "bu ata altın mı yoksa cumhuriyet altını mı" diye karıştırıyor, biri de işçilik farkını sorup şaşkına dönüyor. altın bu topraklarda nesillerdir güvenilen bir yatırım aracı ama işin detaylarına inildiğinde çoğu insanın kafası hâlâ karışık.

altın, binlerce yıldır değerini koruyan nadir varlıklardan biri. kağıt para gibi bir hükümetin kararına bağlı değil, üretimi sınırlı, dünya genelinde herkesin tanıdığı ve nakde çevirebildiği bir varlık. bu yüzden özellikle kriz dönemlerinde, para birimlerinin değer kaybettiği ya da belirsizliğin arttığı zamanlarda insanlar altına yöneliyor, "güvenli liman" denmesinin sebebi de bu.

türkiye özelinde altının ayrı bir yeri var, çünkü hem kültürel bir birikim aracı (düğün takıları, doğum hediyeleri) hem de yüksek enflasyona karşı bir savunma mekanizması olarak görülüyor. dedelerimizin "altın hiç değer kaybetmez" sözü tam olarak doğru olmasa da, uzun vadede tl bazında satın alma gücünü koruma konusunda gerçekten iyi bir sicili var.

Altın çeşitleri arasında en gözde olanlardan birisi olan gram altın en saf ve en kolay alınıp satılan tür, işçilik farkı en düşük olanlardan. yatırım amaçlı en mantıklı seçeneklerden biri çünkü alım-satım makası (spread) düşük.

İkinci olarak çeyrek altın 1,75 gram ağırlığında, düğün ve hediye kültüründe en çok tercih edilen tür. ancak basım işçiliği ve nostaljik değeri yüzünden gram altına göre daha yüksek bir işçilik farkıyla satılıyor, bu da onu saf yatırım açısından biraz daha maliyetli yapıyor.

yarım ve tam altın çeyrek altının katları, aynı mantıkla işçilik payı taşıyor.

cumhuriyet altını tam altın ile aynı ağırlıkta ama tarihi ve estetik değeri nedeniyle bazen daha yüksek fiyatlanabiliyor.

ata altın ise cumhuriyet altınının farklı bir tasarımı, benzer mantıkla işliyor.

gramaj bazlı külçe altın büyük yatırımcılar için düşük işçilik farkıyla toplu alım yapmak isteyenlere hitap ediyor.

kısaca özetlemek gerekirse: saf yatırım amacınız varsa işçilik farkı en düşük olan gram altın ya da külçe altın mantıklı, hediye ya da kültürel bir amacınız varsa çeyrek-yarım-tam altın tercih edilebilir ama bunun bir kısmının "işçilik" olarak cebinizden çıktığını unutmayın.

fiziki altın mı, dijital altın mı son yıllarda bankalar ve aracı kurumlar üzerinden "dijital altın" ya da "altın hesabı" adıyla fiziki altına sahip olmadan altın fiyatına endeksli yatırım yapmak da mümkün hale geldi. bunun avantajı saklama derdi olmaması, çalınma riskinin sıfır olması ve işçilik farkının genelde daha düşük olması. dezavantajı ise elinizde fiziksel bir varlık olmaması, bir kriz anında bankanın ya da platformun erişilebilir olmasına bağımlı kalmanız.

ben şahsen ikisini bir arada tutmanın mantıklı olduğunu düşünüyorum: bir kısmı fiziki, acil durumda elinizin altında olacak şekilde, bir kısmı da dijital, işlem kolaylığı için.

saflık meselesi yani ayar nedir? altının saflığı "ayar" ile ölçülür. 24 ayar saf altın demektir (%99,9 saflık), 22 ayar, 18 ayar gibi düşük ayarlarda ise altına başka metaller (genelde bakır, gümüş) karıştırılır, bu da dayanıklılığı artırır ama saf altın oranını düşürür. yatırım amaçlı alımlarda genelde 24 ayar tercih edilir, takı amaçlı alımlarda ise 22 ayar veya 18 ayar daha yaygın çünkü daha dayanıklı ve işlenebilir.

alırken dikkat edilmesi gerekenler kuyumcudan fiziki altın alırken mutlaka fatura almak, kuyumcunun güvenilirliğini araştırmak ve günlük altın fiyatını (gram bazında) önceden kontrol etmek önemli. bazı kuyumcular günlük piyasa fiyatının biraz üzerinde satış yapabiliyor, bu farkı görmeden alım yapmak sizi gereksiz yere zarara sokabilir. büyük miktarlarda alım yapacaksanız birkaç farklı kuyumcudan fiyat almak, aradaki farkı görmenizi sağlar.

altın, doğru türü ve doğru amaçla alındığında hem kültürel hem de finansal olarak anlamlı bir yatırım aracı. ama "altın her zaman kazandırır" gibi genellemelere de körü körüne inanmamak lazım, kısa vadede fiyatı sert dalgalanabiliyor. asıl önemli olan, hangi amaçla (hediye mi, birikim mi, kriz koruması mı) altın aldığınızı netleştirip ona göre tür seçmek.

Altın konusunda önde gelen kişilerin çok farklı görüşleri var. Bu konuda Serkan Ünal’ın YouTube kanalında yaptığı videoyu mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. ilgili video linkleri.
ev kiralarken emlakçının benden findeks raporu istediğinden bahsetmiştim daha önce, sanki iş başvurusuna gidiyormuşum gibi hissetmiştim. o gün fark ettim ki çoğu insan bu notun ne olduğunu, nasıl hesaplandığını ve nasıl yükseltileceğini hiç bilmiyor. halbuki artık sadece kredi başvurusunda değil, kiracı olurken, hatta bazı iş başvurularında bile karşımıza çıkabiliyor.

findeks, kredi kayıt bürosu'nun (kkb) sunduğu bir hizmet ve kredi notu, bir kişinin borç ödeme geçmişine bakılarak hesaplanan, 1 ile 1900 arasında değişen bir puan. bu puan bankalara, kredi verecekleri kişinin geçmişte ne kadar düzenli ödeme yaptığını, ne kadar borcu olduğunu ve risk seviyesini özetleyen bir gösterge sunuyor. banka sizi hiç tanımasa bile bu tek sayıya bakarak hızlı bir karar verebiliyor.

puan aralıkları nasıl yorumlanır genel kabul gören aralıklar şöyle:

kötü: 1 - 699
orta: 700 - 1099
iyi: 1100 - 1499
çok iyi: 1500 - 1900

1500 üzeri bir notla kredi başvurularında çok daha rahat onay alıyorsunuz, hatta bazı bankalar bu bandın üzerindeki müşterilere daha düşük faizli kredi teklif edebiliyor. 700'ün altına düşmüşseniz bankalar sizi yüksek riskli görüyor ve ya başvurunuz reddediliyor ya da çok yüksek bir faizle karşılaşıyorsunuz.

Bu notu ne etkiler bir kaç ana faktör var:

ödeme geçmişi: kredi kartı ve kredi taksitlerini zamanında ödeyip ödemediğiniz en ağırlıklı faktör.

kredi kullanım oranı: kredi kartı limitinizin ne kadarını kullandığınız. limitin sürekli %80-90'ını doldurup kapatıyorsanız bu notu olumsuz etkiler, ideali limitin %30'unun altında gezinmek.

kredi geçmişinin uzunluğu: uzun süredir düzenli ödeme yapan biri, yeni kredi geçmişi olan birine göre daha güvenilir görünür.

kredi çeşitliliği: farklı türde kredi ürünü kullanmış olmak (kredi kartı, ihtiyaç kredisi vb.) küçük bir katkı sağlar.

sorgulama sıklığı: kısa sürede çok fazla kredi başvurusu yapmak, bankalara "bu kişi nakit sıkıntısında" sinyali verebilir ve notu düşürebilir.

Kredi notunuzu nasıl yükseltirsiniz; en etkili yöntem çok basit ama sabır istiyor: kredi kartı ve kredi taksitlerini asla geciktirmemek. tek bir gecikme bile notu ciddi şekilde aşağı çekebiliyor ve etkisi aylarca sürebiliyor.

ikinci önemli adım, kredi kartı limitinizi sürekli sınırda gezdirmemek. limitiniz 50.000 tl ise ve her ay 45.000 tl harcayıp kapatıyorsanız, bu davranış bankalara "bu kişi limitine bağımlı yaşıyor" izlenimi veriyor, limiti düşük kullanmak ya da limit artırımı talep edip kullanım oranını düşürmek işe yarayabilir.

üçüncüsü, ihtiyacınız olmasa bile eski ve düzenli ödediğiniz bir kredi kartını kapatmamak. kart geçmişi ne kadar uzunsa o kadar iyi, hesabı kapatmak bu geçmişi sıfırlamasa da bazı hesaplama modellerinde olumsuz etki yaratabiliyor.

raporu nereden görebilirsiniz findeks.com.tr üzerinden hesap açıp kendi raporunuzu ücret karşılığında görüntüleyebilirsiniz. yılda belirli sayıda ücretsiz sorgulama hakkı da tanınıyor, tam koşulları findeks'in kendi sitesinden kontrol etmekte fayda var çünkü zaman zaman değişebiliyor.

son olarak şunu eklemek isterim: findeks notunuzu düzenli takip etmek, sadece kredi almak için değil, kendi finansal disiplininizi ölçmek için de iyi bir gösterge. notunuz düşükse bu genelde bir uyarı lambasıdır, harcama alışkanlıklarınızı gözden geçirmenin vaktinin geldiğini gösterir.
her ay TÜİK enflasyon verisini açıklar açıklamaz whatsapp gruplarım aynı mesajla çalkalanıyor: "bu ay zam ne kadar olacak abi?" itiraf edeyim, ben de uzun süre bu hesabın nasıl yapıldığını tam bilmiyordum, "enflasyon kadar zam" diye genel geçer bir cümleyle geçiştiriyordum konuyu. oysa mekanizma sanıldığından biraz daha katmanlı. bu yazıda formülü sade bir şekilde açıklamaya çalışacağım.
temel mantık: 6 aylık enflasyon farkı ssk ve bağ-kur emeklileri, yılda iki kez, ocak ve temmuz aylarında olmak üzere maaş zammı alıyor. bu zam, ilgili 6 aylık dönemde gerçekleşen kümülatif enflasyon oranına göre belirleniyor. yani ocak zammı için temmuz-aralık dönemindeki, temmuz zammı için ise ocak-haziran dönemindeki aylık enflasyon rakamları art arda bileşik olarak hesaplanıyor.

burada dikkat edilmesi gereken nokta, bunun basit bir toplama değil, bileşik bir hesaplama olması. yani ocak %2, şubat %3 enflasyon olduysa zam oranı %5 değil, (1,02 x 1,03) - 1 formülüyle yaklaşık %5,06 çıkıyor. aylar arttıkça bu bileşik etki daha da belirginleşiyor.

2026 yılı temmuz ayında tüik'in açıkladığı verilere göre yıllık enflasyon %31,75, aylık enflasyon ise %1,78 olarak gerçekleşti. bu rakam aslında ocak 2027'de emeklilerin alacağı zammı belirleyecek olan temmuz-aralık 2026 dönemi 6 aylık hesabının ilk halkası. yani şu an elimizde sadece bir tek aylık veri var, geri kalan ağustos, eylül, ekim, kasım ve aralık aylarının enflasyon rakamları açıklandıkça bu 6 aylık kümülatif oran netleşecek ve ocak zammı ancak aralık verisi açıklandığında kesinleşecek.

bu yüzden "temmuz enflasyonu şu kadar oldu, demek ki zam da bu kadar olacak" demek yanlış bir okuma. temmuz sadece dönemin ilk ayı, asıl belirleyici olan 6 ayın toplamı.

memur ve memur emeklileri için fark var burada bir ayrım yapmak lazım: ssk ve bağ-kur emeklileri saf enflasyon farkı alırken, memur ve memur emeklileri hem toplu sözleşmede belirlenen sabit zam oranından hem de enflasyon farkından (varsa) yararlanıyor. yani memur tarafında zam, sadece enflasyona değil, önceden imzalanmış toplu sözleşme hükümlerine de bağlı. bu da iki grubun zam oranlarının aynı dönemde neden birbirinden farklı çıkabildiğini açıklıyor.

enflasyon farkı ile refah payı karışmasın bir de sıkça karıştırılan iki kavram var: enflasyon farkı ve refah payı. enflasyon farkı, o dönemde fiilen gerçekleşen enflasyona göre otomatik uygulanan bir zam. refah payı ise hükümetin, sadece enflasyonu karşılamanın ötesinde, emeklinin alım gücünü gerçek anlamda artırmak amacıyla ek olarak verdiği (ya da vermediği) bir oran, siyasi bir tercih meselesi ve enflasyon hesabının bir parçası değil.

neden bu kadar merak ediliyor bence bunun cevabı basit: emekli maaşı, milyonlarca hanenin tek ya da ana gelir kaynağı ve enflasyonun yüksek seyrettiği bir ortamda o maaşın satın alma gücünü koruyup koruyamadığı doğrudan günlük hayatı etkiliyor. market fişi her ay biraz daha kabarırken, altı ayda bir gelen zammın gerçek anlamda bu artışı karşılayıp karşılamadığı sorusu, sadece ekonomik değil aynı zamanda çok kişisel bir mesele haline geliyor.

Kısaca emekli zammı, tek bir ayın enflasyon verisiyle değil, ilgili 6 aylık dönemin tamamının bileşik enflasyon oranıyla belirleniyor. bu yüzden her ay açıklanan tek bir rakama bakıp kesin bir sonuca varmak yerine, dönemin tamamlanmasını beklemek, hesaplamayı doğru okumanın tek yolu. temmuz verisi şu an elimizdeki tek parça, tablonun tamamı aralık ayında netleşecek.
"vergiyi artırırsak devletin geliri de artar" cümlesi kulağa çok mantıklı geliyor değil mi? oysa iktisat tarihinde bunun her zaman doğru olmadığını gösteren, hatta bazen tam tersinin yaşandığını iddia eden ünlü bir grafik var: laffer eğrisi. politikacıların vergi indirimi tartışmalarında sürekli sığındığı, iktisatçıların ise hem savunduğu hem de sertçe eleştirdiği bir kavram bu. Geçmişte en yüksek vergi toplama oranlarına vergilerin en düşük olduğu zamanlarda ulaşılmıştı. O zamanlar ekonomi yönetiminin başında ali Babacan bulunuyordu.

laffer eğrisi, bir ülkedeki vergi oranı ile devletin topladığı toplam vergi geliri arasındaki ilişkiyi gösteren teorik bir grafik. temel iddia şu: vergi oranı %0 ise devletin geliri de sıfırdır, çünkü kimseden vergi alınmıyor. vergi oranı %100 olursa da devletin geliri yine sıfıra yakın bir yere düşer, çünkü bu oranda kimse çalışmak, üretmek ya da kayıtlı faaliyet göstermek istemez, herkes ya çalışmayı bırakır ya da kayıt dışına kayar. bu iki uç nokta arasında bir yerde, devletin gelirini maksimize eden optimal bir vergi oranı olduğu öne sürülür.

grafiği çizdiğinizde ters bir u şekli ortaya çıkar. vergi oranı sıfırdan yükselirken gelir de artar, belli bir noktaya kadar. o optimal noktadan sonra vergi oranını daha da artırmak, gelir artışı yerine gelir kaybına yol açmaya başlar. ( Vergiden kaçınmak için insanlar elinden geleni yapmaya çalışıyor. Vergi yükü arttıkça insanlar verdiği verginin bir gereklilikten çok haraç olduğunu düşünmeye yöneliyor)

kavram, ekonomist arthur laffer'ın adıyla anılıyor, 1970'lerin sonunda bir restoranda peçete üzerine çizdiği söylenen basit bir diyagramla popülerleşti. aslında fikrin kökleri çok daha eskiye, 14. yüzyıl islam düşünürü ibn haldun'a kadar uzanıyor, o da benzer bir mantıkla ağır vergilerin uzun vadede devlet gelirini azaltabileceğini yazmıştı. laffer bu fikri modern iktisat diline taşıyıp, 1980'lerde abd'de reagan döneminin vergi indirimi politikalarının teorik temellerinden biri haline getirdi.

mantığın arkasındaki üç etki laffer eğrisinin arkasında üç davranışsal mekanizma var:

çalışma isteği etkisi: vergi oranı çok yükselince insanlar daha az çalışmayı, daha az fazla mesai yapmayı tercih edebiliyor çünkü kazandıklarının büyük kısmı vergiye gidiyor.

kayıt dışına kayma etkisi: yüksek vergi oranları, işletmeleri ve bireyleri kayıt dışı faaliyete, vergiden kaçınmaya ya da doğrudan vergi kaçırmaya itebiliyor.

yatırım ve girişim etkisi: aşırı yüksek vergi oranları, yeni yatırım yapma ve şirket kurma isteğini azaltabiliyor, bu da uzun vadede vergi tabanını daraltıyor.

laffer eğrisi kağıt üzerinde mantıklı dursa da, en büyük eleştiri "optimal noktanın" tam olarak nerede olduğunun kimse tarafından net biçimde bilinmemesi. bir ülke için %45 optimal olabilirken başka bir ülke için bu oran çok farklı olabilir, üstelik zamana, sektöre, ekonominin yapısına göre de değişiyor. bazı iktisatçılar bu belirsizliği gerekçe göstererek, politikacıların vergi indirimini haklı çıkarmak için eğriyi kendi çıkarlarına göre yorumladığını iddia ediyor. yani "biz zaten optimal noktanın üzerindeyiz, vergiyi indirirsek gelir artar" demek siyasi olarak çok cazip bir söylem ama ampirik olarak kanıtlanması kolay değil.

ayrıca eleştirmenler, gerçek dünyada vergi gelirini etkileyen o kadar çok değişken var ki (ekonomik büyüme, denetim etkinliği, toplumsal vergi ahlakı, kayıt dışı ekonominin büyüklüğü) tek bir eğriyle bu karmaşıklığı özetlemenin fazla basitleştirici olduğunu düşünüyor.

türkiye'de kayıt dışı ekonominin büyüklüğü düşünüldüğünde, laffer eğrisinin "kayıt dışına kayma" bacağı özellikle anlamlı bir tartışma konusu. vergi oranları arttıkça esnaftan büyük şirketlere kadar bir kısım aktörün faaliyetlerini kayıt dışına taşıma eğilimi gösterdiği sıkça dile getiriliyor. ama bunun net bir "optimal oran" ile kanıtlanması, yukarıda bahsettiğim ölçüm zorlukları yüzünden türkiye özelinde de kolay değil.

laffer eğrisi, vergi oranı ile devlet geliri arasındaki ilişkinin doğrusal olmadığını, bir yerden sonra vergiyi artırmanın geliri azaltabileceğini gösteren sezgisel ama ispatı zor bir teori. siyasi tartışmalarda sıkça kullanılan bir argüman olsa da, "optimal nokta neresi" sorusunun kesin bir cevabı olmadığını akılda tutmakta fayda var.

Ama akıllara kazınmış bir cümle, hep o aklınızın bir köşesinde yer edinecek; abi fiş almasam kaça olur. Yeni nesili için; abi pos(t) bozuk ibana atar mısın..
bankaya gidip "yıllık %45 faiz veriyoruz" lafını duyunca gözünüz parlıyorsa, bir dakika durun. o rakam size hiçbir şey anlatmıyor tek başına. asıl sormanız gereken soru şu: bu faiz, o yıl beklenen enflasyonun üzerinde mi, altında mı? işte reel faiz tam olarak bu sorunun cevabını verir.

reel faiz, nominal faiz oranından enflasyonun arındırılmış halidir. yani paranızın sadece rakam olarak değil, satın alma gücü olarak ne kadar büyüdüğünü gösterir. basit haliyle formül:

reel faiz = nominal faiz - enflasyon oranı

daha hassas hesaplama isteyenler için fisher denklemi kullanılır:

(1 + reel faiz) = (1 + nominal faiz) / (1 + enflasyon)

günlük hayatta basit çıkarma yöntemi çoğu zaman yeterli bir fikir verir, aradaki fark küçük oranlarda ihmal edilebilir düzeyde kalıyor. banka size yıllık %40 nominal faiz sunuyor. o yılki enflasyon da %35 gerçekleşti diyelim.

reel faiz = %40 - %35 = %5

yani paranız o yıl gerçek anlamda sadece %5 büyümüş, geri kalan kısım sadece enflasyonu telafi etmiş, cebinize ekstra bir güç katmamış. eğer enflasyon %45 gerçekleşseydi, nominalde kazanmış görünseniz de reelde %5 kaybetmiş olurdunuz. kağıt üzerinde daha çok tl'niz olur ama o tl'lerle daha az şey alırsınız. Hesap yaparken mutlaka devletin kestiği vergiyi de göz önünde bulundurun. neden nominal rakamlara kanmamak lazım
bankalar, aracı kurumlar, kredi ilanları hep nominal rakamı büyük puntoyla yazar çünkü kulağa iyi geliyor. ama sizin asıl ilgilenmeniz gereken reel getiri, çünkü servetinizin gerçek anlamda büyüyüp büyümediğini o gösteriyor. yüksek enflasyonlu dönemlerde "yüksek faiz" diye sevinip aslında kaybediyor olmak çok yaygın bir yanılgı, ben de bu tuzağa uzun süre düştüm itiraf edeyim.

reel faizin negatif olduğu dönemler ne anlama gelir ?
reel faiz negatifse, mevduatta ya da sabit getirili bir araçta bekleyen paranız zaman içinde alım gücünü kaybediyor demektir. bu ortamda "param bankada duruyor, güvende" düşüncesi aslında yanıltıcı, çünkü güvenli olması onu değersizleşmekten korumuyor. böyle dönemlerde insanlar altına, dövize ya da hisse senedine yönelir çünkü bu araçların enflasyona karşı en azından kısmi bir koruma sağlaması beklenir, garantisi yok ama tarihsel eğilim bu yönde.

takip etmek isteyenler için tcmb'nin açıkladığı politika faizini ve tüik'in aylık yayınladığı enflasyon rakamını yan yana koyup takip etmek, reel faizin pozitif mi negatif mi seyrettiğini görmek için yeterli (Açıklanan rakamlara ne kadar güven duyarsınız o sizin bileceğiniz iş). bu farkı düzenli izlemek, hem mevduat hem kredi kararlarında size gerçek resmi gösterir, sadece "faiz yüksek" ya da "faiz düşük" gibi yüzeysel yargılardan kurtarır.

sonuç olarak nominal faiz kulağa hoş gelen bir sayı, reel faiz ise cebinizde gerçekte ne olduğunu söyleyen sayı. ikisini birbirine karıştırmamak, özellikle türkiye gibi enflasyonun gündemden düşmediği bir ekonomide, finansal karar almanın en temel şartı.
geçen ay çevremden biri arabasının şanzımanı gitti diye bir anda 60 bin tl'ye ihtiyaç duydu. elinde o parayı bulamayınca kredi kartına taksit yaptırdı, üstüne de faiziyle boğuşuyor şimdi. bu hikayeyi anlatma sebebim şu: acil durum fonu dediğimiz şey aslında lüks bir yatırım stratejisi değil, hayatın ters köşe yaptığı anlarda borçlanmaktan kurtaran bir yastık.

en sade tanımıyla acil durum fonu, işten çıkarılma, sağlık gideri, araba veya ev arızası gibi öngörülemeyen durumlarda kullanılmak üzere ayrılan, kolay erişilebilir nakit birikimdir. burada kritik kelime "kolay erişilebilir". borsada, kilitli bir mevduatta ya da gayrimenkulde bekleyen para acil durum fonu sayılmaz çünkü ihtiyaç anında hemen nakde çeviremezsiniz, hatta zararına satmak zorunda bile kalabilirsiniz.

klasik tavsiye 3 ila 6 aylık zorunlu giderinizi bir kenarda tutmanızdır (ülkemizin ekonomik durumundan dolayı o kadar zor ki bazı insanlar için bir servet köşeye ayırmaya denk bir durum). aylık zorunlu giderleriniz (kira, fatura, market, ulaşım) 30.000 tl ise hedefiniz 90.000 - 180.000 tl bandında olmalı. serbest çalışıyorsanız ya da geliriniz düzensizse bu süreyi 6-9 aya kadar uzatmak daha sağlıklı, çünkü gelir garantiniz zaten yok.

bunu bir defada biriktirmeniz şart değil. aylık gelirinizin küçük bir yüzdesini (örneğin %10'u) her ay otomatik olarak ayrı bir hesaba aktarmak, bir yıl sonra kayda değer bir tampon oluşturur. önemli olan miktar değil süreklilik.

nerede tutulmalı mantıklı derseniz eğer burada insanlar iki uca savruluyor. bir kısmı parayı yastık altında ya da vadesiz hesapta tutup enflasyona eziyor, bir kısmı da "boşta durmasın" diye borsaya, kripto paraya yatırıyor ki bu ikincisi acil durum fonunun tanımına tamamen aykırı. bence doğru yer, günlük nemalandırma ( enpara bu işlem için uygun ) yapan bir mevduat hesabı ya da anında paraya çevrilebilen bir para piyasası fonu. hem enflasyona karşı biraz nefes alır hem de ihtiyaç anında bekletmeden çekebilirsiniz.

acil durum fonu ile yatırım fonunu karıştırmayın bu ikisi farklı amaçlara hizmet eder. acil durum fonunun görevi getiri sağlamak değil, sizi kredi kartı borcuna ya da yüksek faizli bir krediye düşmekten korumaktır. yatırımınız ne kadar iyi getiri sağlarsa sağlasın, elinizde hazır nakit yoksa acil bir durumda o yatırımı zamansız ve kayıplı bir şekilde bozmak zorunda kalırsınız. bu yüzden önce fon, sonra yatırım sırası mantıklı.

türkiye şartlarında acil durum fonu tutmak zor mu derseniz eğer dürüst olmak gerekirse yüksek enflasyon ortamında "boşta para tutmak" psikolojik olarak rahatsız edici geliyor insana, sürekli "bu para erirken ben neden değerlendirmiyorum" diye düşünüyorsunuz. ama işin gerçeği şu: acil durum fonunun amacı zaten getiri maksimize etmek değil, sizi bir krize karşı korumak. o fon olmadan yaşanacak bir kriz sizi çok daha pahalıya patlayan bir borca sokabilir, birikmiş faiziyle beraber.

kısacası acil durum fonu, "keşke olmasaydı da kullanmasaydım" dediğiniz ama olduğu için rahat uyuduğunuz bir güvenlik ağıdır. ben şahsen önce bunu oturtmadan hiçbir yatırıma başlamamak gerektiğini düşünüyorum, temettü hayali kurmak güzel ama önce yere sağlam basmak lazım.
paramı bankaya yatırdığımda ya da bir kredi çektiğimde hep aynı soruyu sorarım: bu faiz gerçekte nasıl işliyor. çoğu insan "faiz faize mi binecek yoksa hep aynı miktar mı eklenecek" sorusunu net bilmeden imza atıyor. işte tam burada devreye giren kavram bileşik faiz.

kısaca anlatayım: bileşik faiz, kazanılan faizin bir sonraki dönemde anaparaya eklenip, bir dahaki hesaplamanın bu yeni toplam üzerinden yapılmasıdır. yani faiz, faizin üzerine de işlemeye başlıyor. basit faizde ise her dönem sadece ilk yatırdığınız anapara üzerinden faiz hesaplanır, kazandığınız faiz bir kenarda öylece durur, kendi başına bir şey üretmez.

aradaki fark küçük gibi görünse de zaman uzadıkça inanılmaz büyüyor. albert einstein'a atfedilen (doğruluğu tartışmalı ama mantığı sağlam) "bileşik faiz dünyanın sekizinci harikasıdır" sözü boşuna değil.

bileşik faiz nasıl hesaplanır
formül şöyle:
gelecekteki değer = anapara x (1 + faiz oranı)^dönem sayısı

örnek verelim. 100.000 tl'niz var ve yıllık %20 faiz veren bir hesaba yatırdınız diyelim.

basit faizde 5 yıl sonunda:
100.000 + (100.000 x 0,20 x 5) = 200.000 tl

bileşik faizde 5 yıl sonunda:
100.000 x (1,20)^5 = yaklaşık 248.832 tl

aradaki fark neredeyse 49.000 tl. aynı anapara, aynı faiz oranı, aynı süre ama sadece hesaplama yöntemi farklı olduğu için cebinize giren para bu kadar değişiyor. süre uzadıkça bu makas daha da açılıyor, 10 yıl 20 yıl gibi vadelerde fark katlanarak büyüyor.

faizin işleme sıklığı da önemli bileşik faizde bir de "kaç dönemde bir işliyor" meselesi var. yıllık mı, aylık mı, günlük mü bileşikleniyor bu da sonucu değiştiriyor. aynı yıllık oran olsa bile faiz ne kadar sık anaparaya eklenirse, getiri de o kadar artar. mevduat hesaplarında bankalar genelde aylık ya da 3 aylık vade seçenekleri sunar, kart borcunda ise günlük bileşikleme söz konusu olabilir ki bu da beni bir sonraki konuya getiriyor.

madalyonun öteki yüzü: borçta bileşik faiz sadece yatırımda güzel işlemiyor, kredi kartı borcunda ve gecikmiş ödemelerde de aynı mantıkla, ama sizin aleyhinize çalışıyor. ödenmeyen borç her ay biraz daha büyük bir tabana faiz üretiyor. bu yüzden kredi kartı asgari ödeme tuzağına düşenlerin borcu neden bu kadar hızlı şişiyor diye şaşırmasına gerek yok, mekanizma tam olarak bu.

benim gördüğüm kadarıyla insanlar bileşik faizi hep "kazanç" tarafında düşünüyor ama borç tarafında çalıştığında acımasız bir kartopu etkisi yaratıyor. o yüzden faiz oranına bakmadan önce "bu faiz nasıl işliyor" sorusunu sormak gerçekten değerli bir alışkanlık.

Türkiye’de bileşik faizin enflasyonla ilişkisi;
burada işin can alıcı noktasına geliyoruz. türkiye gibi yüksek enflasyonlu bir ekonomide bileşik faizin nominal olarak büyümesi tek başına bir şey ifade etmiyor. paranızın gerçek anlamda büyümesi için bileşik getirinin enflasyonun üzerinde kalması gerekiyor, aksi halde kağıt üzerinde daha çok tl'niz olsa bile satın alma gücünüz erimiş oluyor. bu yüzden mevduat faizine bakarken sadece yıllık oranı değil, o dönemdeki beklenen enflasyonu da yan yana koymak lazım. reel getiri pozitifse bileşik faiz gerçekten sizin lehinize çalışıyor demektir, değilse sadece rakamlar büyüyor, cebinizdeki güç büyümüyor.

uzun vadede neden bu kadar fark yaratıyor?
bileşik faizin asıl gücü zamanla ortaya çıkıyor. erken başlayan biri, düşük bir tutarla bile, geç başlayan ve yüksek tutar yatıran birini yıllar içinde geride bırakabiliyor çünkü faizin faiz üretmesi için önünde ne kadar çok zaman varsa etkisi o kadar katlanıyor. bu yüzden emeklilik planlaması ya da uzun vadeli birikim düşünenler için "ne kadar yatırıyorum" sorusu kadar "ne zaman başladım" sorusu da kritik önem taşıyor.

bileşik faiz, faizin faiz üretmesi demek ve zaman geçtikçe etkisi katlanarak büyüyor. yatırımda lehinize, ödenmemiş borçta ise aleyhinize işleyen iki yüzlü bir mekanizma. bir hesaba para yatırırken ya da kredi imzalarken sadece faiz oranına değil, bu oranın nasıl ve ne sıklıkla işlediğine de bakmak gerekiyor. türkiye'de enflasyon faktörünü de denkleme koymadan bileşik faizi "büyülü" bir kavram gibi görmek yanıltıcı olabilir.

siz bileşik faizi hiç kendi lehinize kullanabildiniz mi, yoksa hep kredi kartı tarafında mı tanıştınız bu kavramla?
aylık 500 dolara denk gelecek şekilde listemde bulunan fon ve hisselere kör kuyuya taş atar misali yatırım yapacağım.
gelen temettü ödemelerini kafa karışıklığı yaratmaması adına nakit olarak kullanacağım ya da bir sonraki ayda yine o 500 dolara denk gelecek ödeme kalemi içerisine ekleyeceğim.
şirket ve fonları çok uzun arayışlarla seçmediğim için zaman içerisinde büyük ihtimalle değişiklikler olacak.
temettü hisselerine ek olarak fon seçme nedenim daha sık ödeme yapmaları ve gelen ödemelerden vergi kesilmemesi (aman duymasınlar).
bu fonların içinde yurtdışı yatırımı olan fonda olduğu için ülkemizde bulunan döviz bazlı krizlerde bana koruma mekanizması oluşturması adına listeye girmiştir.
kendi çapında inşa edilmiş bir deneme tahtası olacağı için nasıl bir tabloyla karşılaşacığıma dair bir fikrim yok.
burada görünen yatırım şekli asla bir öneri ve ya yol gösterici değildir (evde denemeyiniz).
bu türde çok yatırım yapıp blog oluşturan insan var.
genellikle temettü emekliliği başlığı altında ilerlerliyorlar.
benim kendi çapındaki planım kendi madenini oluşturup oradan bir para akışı oluşturmak.
şahsi bir blog gibi burayı kullanacağım belki birileri denk gelip daha iyi bir fikir sunar beni daha verimli bir yola sokar.

buraya atacak para bir kısım insana biraz fazla gelebilir. arkamdan zengin veledi diyenler olabilir ama öyle değil.
eşimle beraber gelirimiz tl olarak 150 bin bandına denk geldiği için bu yatırım şekline yönelebiliyorum.
şahsımıza ait mal varlığı olarak almak üzere olduğumuz bir 2 1 ev (umarım alabiliriz/güncel fiyatı 155 bin dolar) ve 1 araba var (850 bin tl civarı).
ev için kredi çekemediğimiz için girmiş olduğumuz evim sistemlerinden birine 16 ay kadar daha ödeme yapacağız (70 bin tl).
sıfırdan eşya alınacağı için bu girişim planı biraz zorlayıcı olacak ve ilk etapta sisteme sokulan para miktarı düşük kalacak (gelirimize oranla).



ülkemizde kar payı ödeyen fonlar arasında yurtdışı piyasalarına ağırlıklı yatırım yapan tek fon. temettü yatırımı yapmayı düşünenler için güzel bir alternatif olabilir. fon portföyü dolar bazlı olduğu için olası bir kur şokundan sizi koruması da ekstra bir güzellik.
Başakşehir Kayaşehir bölgesinde bulunan 1+1 bir evim var Arap popülasyonundan dolayı zaten pahalı olan evimin fiyatının bugün daha da arttığını öğrendim. 6 milyon (135 bin dolar / kur 44,47 ) gibi bir fiyat biçiyorlar. Bu saçma fiyatlara rağmen devlet bütün kredi olanaklarını sınırlandırıyor. amaç finansman şirketlerine müşteri aktarmak mı anlamak çok güç. Zaten insanların gelirleri belli, yapabilecekleri ödeme limitleri belli.

Enflasyon sarmalından dar gelirliye bindirilen vergi yüküyle kurtulmaya çalışan ekonomi yönetimi yine aynı dar gelirliye varlık edinme yollarını da sonuna kadar kapatmış oluyor.
Normalde 16 hafta olan bu izin çocuk doğduktan sonra anlamsız oluyor. Kanunen 8 hafta doğumdan önce 8 hafta doğumdan sonra kullanıldığı için çok yetersiz. Çalışabilir haldeyse anne gebeliğin 37. Haftasına kadar çalışabiliyor ve çalıştığı zamanı doğumdan sonra izin olarak kullanabiliyor ama bu da çok yetersiz bir süre.

Ben 2025 yılında hamileydim, annelik izninin 24 haftaya çıkarılacağı konuşuluyordu ama çocuğum 1 yaşına yaklaştığı halde izin konusunda bir ilerleme olmadı. İşin içerisinde olanlar bilirler ki 24 hafta bile çok yetersiz bir süre. İnsanların maddi kaygıları çocuklarının en güzel zamanlarını görmeye müsait olmadığı için çalışmak zorunda kalıyorlar. Devletin izin süresince verdiği ücret anca çocuğun giderlerine yetecek miktarda ve fazlasıyla yetersiz. Psikolojik olarak çocuğunu bir bakıcıya ve ya yakınına bırakmak istemeyen aileler maddi açıdan çok zorluk çekiyorlar.

İzin süresinin en az çocuğun 1 yaşına gelene kadar sürmesi gerekiyor. Çocuğun ihtiyaçlarının karşılanması açısından ve gelişimi için yetersiz olsa bile gereken süre bu. Çocuk, anneyi bir uzvu olarak görürken onu bırakıp çalışma hayatına dahil olmak her iki taraf için olumsuzluk doğuruyor. Bu şekilde çalışma hayatına katılan annenin verimliliği de soru işaretleri barındırıyor.

Çoğu ebeveyn işini kaybetmemek için işbaşı yapıp çocuğunu bir bakıcıya bırakıyor. Kariyer kaygısı bu zor kararı vermeye itilen insanların maddi kazançlarını da sömüren bir düzen kuruyor. Çoğu aile çocuklarına bakması için yabancı bakıcıya muhtaç oluyor (düşük ücretli çalışan). Kazanılan neredeyse tüm para bu sistemle bir başkasına aktarılırken ülkemizde çalışan bu profildeki insanlarda kendi ülkelerine para aktarımı yapıyor. Ülkeden küçük görünüyor olsa bile sıcak para çıkışına neden oluyor.

Bu olayların toplamında nüfus artış hızı düşmüş bir ülkenin nüfusunun gelecekte ne noktalara geleceğini herkes öngörebilir. Kısaca bu şartlarda devletin insanlardan beklediği 3 çocuk isteğini bir köşeye koyup 1 (bir) çocuk için bile inanılmaz bir planlama gerekiyor.
çok uzun zamandır kullandığım banka. reklamlarda ve ya çevrenizde görüp duyduğunuz gibi çoğu işlem ücretsiz. okul , sağlık vergi vs. gibi ödemelerinize faizsiz 3 ay taksit imkanı sunması ayrıca güzel. bu 3 taksitin toplam 15.000 tl olması ve her hesap kesim tarihleri arasında 3 defa olması biraz can sıkıcı.

bankanın en güzel özelliklerinden biri olan günlük nemalandırma imkanı sunması. boşta duran paranızı az da olsa gelire dönüştürebiliyorsunuz (faiz hassasiyeti olmayanlar için). nemalandırma yaparken çoğu bankanın üzerinde faiz veriyor. gece 00:00 sabah 06:00 arası para hesapta olduğu sürece günlük kazanç hesabınıza yansıyor.

uygulama üzerinden kampanyalara ulaşmak için ayriyeten bir sekmesi mevcut. aylık youtube spotify gibi servislere yapılan ödemelerden indirim imkanı sunuyor. haricinde çok bir özelliği yok.

sinekten yağ çıkartan arkadaşlar için arkadaşını davet et 1000 tl kap kampanyası sürekli olarak aktif.
Ödemeler Dengesi sistemi çift taraflı muhasebe mantığıyla çalışır.
Bir ülkeye giren ve çıkan tüm döviz hareketleri kaydedilir.
Eğer kayıtlarla gerçek para hareketleri birbirini tutmazsa, aradaki fark net hata ve noksan olarak adlandırılır.
muhasebe hesabında para;
Artı ise ülkeye kaynağı bilinmeyen para girişi vardır.
Eksi ise ülkeden nereye gittiği bilinmeyen para çıkışı vardır.

net hata ve noksanın ortaya çıkma nedenlerinden bazıları;
Zaman uyumsuzluğu; İhracat veya ithalatta malın gönderilmesi ile ödemenin yapılması farklı zamanlarda olabilir.
Yurtdışı hesap hareketleri; Kişiler veya şirketler yurtdışındaki mevduatlarını kullanarak ödeme yapabilir. Bu hareketler bazen kayıtlarda görünmeyebilir.
Ölçüm ve veri hataları; Turizm gelirleri gibi bazı veriler anketlerle hesaplandığı için tam doğru olmayabilir.
en büyük sorun kayıt dışı ticarette ortaya çıkar (kaçakçılık).
Doğuş Otomotiv Servis ve Ticaret a.ş.
son çeyrekte stoklardaki şişkinlik görülmesinin nedeni muhtemelen filolar için ayrılan araçlardan kaynaklanıyor.
ilaç sektörünün talebinden kaynaklanan binlerce araç satışa hazır şekilde bekliyor gibi görünüyor.
2 taksit halinde temettü ödemesi mevcut ama tarihi daha belli olmadı.
Karşılaştırmalı Üstünlük Teorisi, uluslararası ticaretin neden ülkeler için faydalı olabileceğini açıklayan temel bir ekonomi teorisidir. Bu teori, bir ülkenin her üründe diğerinden daha verimli olmasa bile yine de ticaretten kazanç sağlayabileceğini gösterir.
Bu teoriyi ilk kez david ricardo 1817 yılında ortaya koymuştur.
temelde bir ülkenin en düşük fırsat maliyetine sahip olduğu malların üretiminde uzmanlaşmasını ele alır.
mutlak üstünlük penceresinden; bir malı en az kaynakla üretmeyi hedefler.
teorideki temel amaç en iyi olmak değil, daha az maliyetle işi yapmaktır.

güncel zamanda mısır ve ülkemizi ele alabiliriz. tekstil sektöründeki maliyet kaynaklı daralma ve yeterli yatırım yapılamamasından dolayı; mısır 8 saatte 20 birim üretim yapabiliyorken bu bizim ülkemizde 8 saatte 5 birime denk geliyor.
aynı ülkeleri otomotiv sektöründen mısırı daha üstün olarak görerek ele alırsak; mısır 8 saatte 1 araç üretip bizim ülkemizde bu 1 araç üretimi için harcanan zaman 20 saat olarak varsayıyoruz. genel toplamda mısır mutlak üstünlük penceresinden bakıldığında bizden daha avantajlı konuma geliyor. üretim çeşitlerinde otomotivdeki zaman ve birim yakınlığından dolayı ülkemizin otomotiv sektöründe uzmanlaşması daha sağlıklı görünüyor.
son zamanların gözde fonlarından ama tefasa kapalı olarak işlem görmektedir. fona dahil olmak için nitelikli yatırımcı olmak dışında atlas portföy üzerinden hesap açmanız gerekiyor. sadece bu da yeterli değil minimum iki milyon tl (2.000.000 tl) bir mevduatla en az bir (1) yıl fonda kalmanız gerekiyor.

fon negatif getiriyi adet edinmiş ama %3 yıllık kesintiden asla adım atmayan fonların yanında %2 yıllık yönetim ücreti talebiyle de göze çarpıyor.
serbest fonlar arasında en çılgınca hareketleri sergilemesiyle ünlenen, yüksek riskliyle kumar masasına oturuyormuşsunuz hissiyatını size empoze eder. borsa bilgisi kısıtlı yatırımcıların kaldıraçlı işlemlerle günlük -%16 gibi olamaz sanılan düşüşü tatmalarını sağladı. uzun süredir taban ve tavan fiyatlamasının zirvesi %10 dibi -%10 olarak fiyatlandırılan ürünlerin serbest fonlar içerisinde kaldıraç imkanıyla -%30 ve ya +%30 gibi tadılmamış getiri ve götürülerle tanışma imkanımız oldu.

fonun ilerlediği yol ve yöntem çoğu yatırımcı için risk seviyesinin maksimum 7 olduğu yerde içsel olarak kaldıraçlı halde 14 olarak görülüyor. şimdilik ağırlıklı olarak 1-2 hisse ile yollarına devam ediyorlar (ıeyho / ecılc).

yatırımın yakın gelecekte lazım olan parayla yapılmaması öneriliyor. bu fon özelinde gözden çıkarılmış parayla yatırım (zar atmak) çok daha mantıklı görünüyor.
tera yatırımın fonun tefasa açılmadan sunduğu muazzam bir getirisi var. daha sonra nitelikli yatırımcı ünvanına sahip insanların da alması mümkün kılındıktan sonra da yeteri kadar kazanç sağladı.

son zamanlarda hazine ve maliye bakanı mehmet şimşek'in fonlarda yapılan manipülasyonun farkındayız açıklamasından sonra getirileri göreceli olarak düşüşe geçti.

normal piyasa koşullarında bu şekilde sert yükseliş yapan assetler aynı hızda düşüş gösterirler. bu fon özelinde fon yönetimi aktif olarak piyasa koşullarına uyum sağlayarak yatırımcıların güvenini kazanmış görünüyor.

piyasada kardeşi olarak görülen ATLAS PORTFÖY SERBEST FON - dfı yakın bir geçmişte sert hareketlerde bulunup yatırımcıları gözünde bir miktar güven kaybına neden oldu. tly fonu ise kayıp yaşadığı günlerin negatif getirisini minimum seviyede tutarak korkuyla yaklaşılan serbest fonlara farklı bir bakış açısı getirdi.
Selam dostlar..
Naber ?


Neolitik çağdan beri yerleşik hayat var bu topraklarda.
Ve biz hâlâ oturduğumuz evlerin depreme dayanıklılığını sorguluyoruz.
Yerleşik hayata geçmek sadece tarım ve mimari için değil.
Aynı zamanda güven, aidiyet, adalet ve geleneklerin oluşumunda da çok önemli.


21. yüzyılda biz hâlâ barınma problemi yaşıyoruz.
10–12 bin yıl önce başlayan insanlığın barınma problemlerinin ne yazık ki zirvesindeyiz.
Barınma, sadece bir mekân değil; “insanlaşma eşiği”ydi.
Ama ne gariptir ki, binlerce yıllık bu yolculukta,
Ev dediğimiz şey, bazıları için sadece bir meta, bazıları için ise erişilmez bir hayal oldu.
Türkiye’de bugün, çalışkan, onurlu, dürüst insanların bile kendine ait bir çatısı yok.
Çünkü artık ev almak çalışmanın değil, şansın, faizin veya hırsızlığın karşılığı.
Öyle saçma bir simülasyonun içine düştük ki.
Eğer çalışıyorsan, hakkınla vergini ödeyip bir yatırım, bir taşınmaz sahibi olmak istiyorsan bu imkansızlaştı.


Siyaset kurumu büyük sorunları gündem yapıp çözüm aramak yerine gündelik genel geçer ideolojik tortularla oy devşirme çabasında.
Biz ise hayatta kalmak için ne tarz ek işler yaparız da uykumuzdan, hayatımızdan ve en önemli şey zamanımızdan taviz verip normal bir hayat yaşarız derdindeyiz.
Mehmet Şimşek’le başlayan sıkı para politikasıyla birlikte halktan kuruş kuruş toplanan 60 milyar dolar bir tutuklamaya kurban edilebiliyor.
Muhalefet kırmızı kart gösteriyor, ışık yakıp kapatınca sorunların çözüleceğine inanıyor.
Hükümetin kutuplaştırma politikasıyla muhalefetin halktan uzak önerileri arasına sıkışan gariban halkın kafası karışıyor.


Kötü hissediyorum dostlar bu aralar.
Sinirden midem bulanıyor, başım ağrıyor.
Kendi kendime konuşurken buluyorum kendimi.
İşin ilginç tarafı çevremde çalışan kuryelerde kendi kendine konuşmaya başladı.






Geçen hafta taşındım dandik bir mahallede 80 metre kare ev için toplamda cebimden çıkan param 80 bin lira civarında
Kara gün akçesine geçmiş olsun.

Ve bu hafta istemsizce sürekli aklıma gelen bir yaşanmışlık var bunu sizlerle paylaşmak istiyorum öncelikle.

Ben sürekli takdir edilen örnek gösterilen başarılı bir öğrenciydim.
Arka sokakta oturan bir arkadaş ismi oe olsun 2. sınıfta okumayı öğrenemediği için okuldan atılmıştı.
O hırsızlık yaptı. Ben işte çalışarak sınavlara hazırlandım.
O uyuşturucu sattı. Ben sigara alkol bile kullanmadım.
O insanlara zarar verdi. Ben insanları iyileştirdim (Sağlıkçıyım)
O çocuk çürük aldı. Ben askerliğe şırnağa gittim.
O çocuk hapse girdi. Ben üniversite okudum.
Geçen gün mahalleye gelmiş bu arkadaş.
Altında son model lüx bir araba.
Bir çok yerde çalışma ofisleri.
Yanında silahlı adamlar.
Esenyurt beylikdüzü'ne bakan bi mafya babasımı varmış onun adamımı olmuş öyle bişey işte.
Gücümüze gidiyor kardeşim.
Biz vergisi ödeyen askerliği gururla yapan vatan için gerekirse gözü kapalı ölüme gidecek insanlarız ve geçinemiyoruz.
Bu adamın arabasının lastiği benim iki aylık kazancım.
Türkiye sistematik olarak iyi insanları cezalandırıp kötü insanlara büyük tavizler veriyor.
Ben özenmem ama gençler ilim irfana değil serseriliğe özeniyor.
İsim yapmak için cana kıymaları gerektiğini konuşuyorlar.
Geçen sene bir fabrikada çalışırken de bir olaya şahit oldum
18 19 yaşındaki bir velet yeni kalfa olmuş yeni işe başlayan çocukta yaklaşık 30 yaşında bir makina mühendisi.
Kalfa olan makina mühendisini ezmeye çalışıyor ya.
“ Bu yaşa kadar okumuşsun bi bok olamamışsın, Senin yerinde olsam intahar ederdim” falan
Makina mühendisi bir sonraki gün işe gelmedi.
Okul okuyan kendini geliştirebilecek potansiyeli olan gençler ezilirken
Serserililk arsızlık hırsızlık yüceltiliyor.

“Herkes diyor ki güçlü devletler güçlü kurumlarla var olur.”
Emin olun ben bunu Ak partinin ve Chp’nin grup toplantılarında bile defalarca duymuşumdur.
Peki güçlü kurumları oluşturan şey güçlü bireyler değil midir ?
Potansiyeli olan Bireylerini yerin dibine sokan güçsüzleştiren bir ülkenin geleceğinin parlak olması ne yazık ki imkansız.
Bunun yanında
Eğitimli gençlerini yurtdışına gidiyor ve eğitimsiz kör cahil afganları ülkeye kaçak yollardan giriyor. Ülkenin kalitesi düşüyor. Binbir dertle emekle şehitle kurduğumuz medeniyetimiz adım adım çürüyor.

İnşallah yakın zamanda siyasette bir nesil değişimi olur ve bu konular çözüme ulaşır.
Tüm olumsuzluklara rağmen benim hala ülkeye dair umudum var.













Ve bugünkü konumuz.
Türkiye'de kiracı olmak eğer bankada yüklü paranız yoksa tam bir rezalet.
Geçen hafta taşındım.
Çok değişik hislere kapıldım, onları sizinle paylaşmak istiyorum.
Öncelikle kiracı olmak çok zor. Allah yardımcımız olsun.
Hem yaşadıklarımı hem de kendimce neden bu duruma düştüğümüzü anlatacağım.


Öncelikle ev almak artık imkansız. Maaşlı çalışan bir emekçi ailesi ile birlikte çalışsa dahi
bir ev sahibi olamaz.
İstanbul'un en ucuz semti Esenyurt’ta oturuyorum.
Burada en dandik evler 2.5–3.5 milyon arası. En pahalı evler 7–8 milyon.
Depreme dayanıklı 100–120 m2 bir ev almak isterseniz de 5 milyon lirayı gözden çıkarmalısınız.
Peki 5 milyon birikiminiz yok ne yapacaksınız? Kredi çekeceksiniz.


En uygun krediyi alsa dahi
Bir ev almak isteyen kişi 10 yılda 20 milyon lira para ödüyor.
Peki aylık ödemesi ne kadar? 159.000 lira.
Yani 7 tane asgari ücret kazanılsa bir evde ve bu evde yaşayan 7 kişi
hiç yemek yemese ve giderleri olmasa dahi İstanbul'un en ucuz semtinde bir daire sahibi olamıyor.


Bir çalışan her ay asgari ücret kadar kenara para koysa
5 milyon liraya ulaşması için gereken süre: 18 yıl 8 ay.


Peki ya kiracı olursak?

Ben mesela 2 yıl oturdum önceki kiracı olduğum evde
Ev genel anlamda temiz ve dolaplıydı ama banyoda tadilat yapılması gerekti ev sahibini aradım
Ben yaşlı tek başına yaşayan bir kadınım benim param yok dedi
Neyse banyo tadilatını cebimden yaptırdım
Ve uzun süre oturacağımıza anlaşmıştık.
İkinci yıla girerken yasal sınır %25 olmasına rağmen ben fakirim diye ağladı kadın ve biz %65 zam yaptık.
Sonrasında ikinci yılın yarısında aradı beni
Emrivaki bir şekilde
Hastalandım istanbula taşınmam lazım tedavim var dedi.
bir sonraki ayın 15inde nakliye ile anlaştım evi boşalt dedi.
Ben sözleşmeyi hatırlattım ve 3 aydan önce çıkamayacağımızı söyledim ve bu üç ayda bir çok eve baktım erkenden çıkabilmek için.

Bir eve gittim ev resmen bir harabe dolapsız lağam kokuyor büyük tadilat lazım.
Adam diyorki 2 depozito 1 aylık kira ve tahliye taahhütnamesi
Yani sen eve girerken çıkacağın tarihide yazacaksın ev sahibi seni beğenir ise bir yıl daha oturmana izin verecek ve tüm kiracı haklarından vazgeçmiş oluyorsun. Hukuki olarak sıkıntılı ama işleyişte olan bir evrak


Neyse ordan vazgeçtik başka bir ev sahibi ile görüştüm.
Adam dedi ki evi bugün görebilirsin
Eve gittim evde hala kiracılar var
Dedim ki evde kiracılar var eşyalar kaldırılmamış buraya girmemiz doğru olmaz
Adam diyor ki ; “Bunlar rahatsız olmazlar.”
Ahıra mı giriorsun “Besim tibuk”
Ki evdeki kiracılarda rahatsız ve üzgün görünüyordu.
Neyse orayıda tutmadık.

Sonrasında boş temiz dolaplı bir ev bulduk.
Kirası da fena değildi ama emlakçı var.
2 Depozito bir kira bir emlakçı payı
Bizden istenen evraklar.
Adli sicil kaydı.
Çalıştığın yerden maaş bordrosu
İnsan kaynaklarından İmzalı evrak
E devletten tüm borçların göründüğü Findeks raporu
Sanarsın iş başvurusuna gitmişim ya.
Evraklar yollandıktan sonra da mülakat olacak dedi emlakçı
Bende espirisine yakında ev sahipleri sınav dayapar dedim
Adam diyor ki artık sınav da yapılıyor bizim ev sahibi iyi bir insan o yüzden istemedi.
Lan Esenyurtta 2 1 80 metre kare ev kiralayacağınız
O evi al ….




Sonunda 2 1 görece temiz bir ev bulduk
Yeni bina olduğu için 3 gün temizlik sürdü
Temizlik ücreti 2 bin lira toplamda 6
sonrasında taşındık
Nakliye parası 5 bin lira
Taşımayı ben kardeşim babam yaptık
Amele çağırsan 16 bin lira da onun ücreti
1 emlakçı payı 2 depozito bir kira
Kira 16 bin lira
Eve uygun dolap hafif tadilatlar derken 80 bin liram gitti
Bu evdeki en büyük sorun şantiye elektriiği ve suyunun kullanılması hem pahalı fatura ödeyeceğiz hemde 3 4 aydır elektrik faturasını ödemeyen kiracılar varmış.
Yani ben faturamı ödesemde binanın elektriği kesilebilir xD


Bu süreçte hali hazırda oturduğum ev sahibi geldi.
Avukattanda 3 gün içinde tahliye edin diye yazı getirmiş.
Param yok diye ağlayan kadın
Sadece eşyaların istanbula gelmesi için 140 bin lira para vermiş
Ve evinde hiçbir sorun olmamasına rağmen depozitodan kesinti yapmak istedi.
Depozitoyu kestirmedik ama cebimizden banyo tadilatını yaptırmış olduk.
Bide sırıtarak diyor ki hakkını helal et.
Abla bi s..r git.









Sürekli hakaret edilen eski türkiyede


Bir işçi ailesi, tek maaşla ev geçindirebilir, 10–15 yılda ev sahibi olabilirdi.
Banka kredisine gerek kalmadan birikimle ev almak mümkündü.
Kiralar maaşın %20–25’ini geçmezdi.

Emekli olanlar emeklilik ikramiyesi ile bir ev veya bir araba alıp hacca giderlerdi.
Ev sahibi olmak, mütevazı ama gururlu bir emeğin ödülüydü.


Peki buraya nasıl geldik?
Neden eskiden tek çalışan bir kişi evini geçindirerek ev sahibi olabilirken şimdi 7 asgari ücret bile bir ev almaya yeterli olmuyor.


Hiperenflasyon yüzünden çok ucuza ev sahibi olanlar


Düşük faiz politikasından faydalanan ve ev stoklayan zenginler


Kaçak ve göçmenlerin talepten dolayı kiraları artırması

Ev sahibi olarak vatandaşlık sahibi olup o evi daha pahalıya satanlar


Bedavaya türk vatandaşlığı satıldı.


Deprem korkusundan doğan piyasa manipülasyonları


.


Dünyada nüfus hemen hemen her ülkede azalıyor.
Ama Türkiye’de nüfusla ilgili bir sorun yaşayacağımıza inanmıyorum.
Elbet bir yerde savaş çıkar ve biz oradan milyonlarca göçmen alırız.
Ben çözümü Çin’e gitmekte buldum, başka bir yol görünmüyor 🙂
Çin’deki hayalet şehir Tianduncheng’e gidelim.
Kurye Olmanın Zorlukları: Görünmeyen Emek, Görünmeyen Risk
Son yıllarda özellikle dijital platformlar ve e-ticaret sitelerinin yaygınlaşmasıyla birlikte kurye hizmetlerine olan talep ciddi ölçüde arttı. Pandemi süreci bu talebi daha da hızlandırdı ve kurye mesleği artık günlük hayatın vazgeçilmez bir parçası hâline geldi. Ancak artan bu görünürlük, kurye olmanın arkasındaki zorlukları her zaman görünür kılmadı. Bu yazıda kurye olmanın fiziksel, psikolojik, ekonomik ve sosyal yönlerden zorluklarını detaylı biçimde inceleyeceğiz.

1. Fiziksel Zorluklar ve Riskler
a. Trafik ve Kaza Riski
Kuryeler özellikle büyük şehirlerde, yoğun trafik içinde çalışmak zorundadır. Teslimat süreleri kısa tutulduğu için çoğu zaman acele etmek zorunda kalırlar. Bu da motosikletli ya da bisikletli kuryelerin ciddi trafik kazalarına karışma riskini artırır.

Türkiye Sigorta Birliği verilerine göre, 2023 yılında trafikte yaralanan motosikletli kurye sayısında %18’lik bir artış yaşanmıştır.

Koruyucu ekipman kullanımı yaygın değil; bazı firmalar ekipman sağlamazken, kuryeler düşük ücretlerle çalıştıkları için kişisel güvenlik ekipmanlarına yatırım yapamıyor.

b. Hava Koşulları
Yağmur, kar, fırtına, aşırı sıcak gibi tüm olumsuz hava koşullarında da teslimat yapmak zorundadırlar. Bu durum yalnızca konforlarını değil, sağlıklarını da tehdit eder.

c. Yorucu Mesai Saatleri
Birçok kurye, günde 10 ila 14 saat çalışır. Özellikle “parça başı ücret” ile çalışanlar daha fazla teslimat yaparak gelirlerini artırmak ister, bu da fiziksel yorgunluğu ve tükenmişliği beraberinde getirir.

2. Ekonomik Zorluklar
a. Düşük Ücret – Yüksek Masraf
Kurye maaşları genellikle düşük seviyededir. Üstelik motor, yakıt, tamir, sigorta gibi giderler çoğu zaman çalışana aittir. Yani gelirin önemli bir kısmı masraflara gider.

Freelance çalışan kuryeler SGK’dan yararlanamazlar.

Platformlar, kuryelere sürekli artan sipariş sayısıyla daha çok çalışmaları için baskı yaparken, ödüllendirme sistemleri ise genellikle tatmin edici değildir.

b. Güvencesizlik
Çoğu kurye, “taşeron” ya da “bağımsız çalışan” statüsünde çalıştığı için iş güvencesi yoktur. Hastalık, kaza, izin gibi durumlarda gelir tamamen kesilir. İşten çıkarılmalar aniden ve sebepsiz olabilir.

3. Psikolojik ve Sosyal Zorluklar
a. Stres ve Zaman Baskısı
Teslimat süreleri genellikle kısa tutulur ve zamanında teslim edilmeyen siparişler hem müşteri şikâyetine hem de firma baskısına yol açar. Bu sürekli zaman baskısı, çalışan üzerinde büyük bir stres yaratır.

b. Müşteri ile Yaşanan Problemler
Müşteriyle doğrudan iletişim hâlinde oldukları için saygısızlık, küçümseyici davranışlar ve hatta şiddete kadar varabilen olaylara maruz kalabilirler. Özellikle apartmanlara alınmama, teslimatı yere bırakma gibi küçük gibi görünen ama sistematik olan saygısızlıklarla karşılaşırlar.

c. Yalnızlık ve Sosyal İzolasyon
Kurye işi bireyseldir. Diğer çalışanlarla sosyal bağ kurma imkânı azdır. Bu durum zamanla yalnızlık hissine, duygusal yorgunluğa ve depresyona neden olabilir.

4. Hukuki ve Kurumsal Destek Eksikliği
a. Yasal Statü Belirsizliği
Kurye çalışanlarının hukuki statüsü belirsizdir. Bazıları işçi statüsünde değildir, bazıları ise “girişimci” kabul edilir. Bu da onları İş Kanunu’nun sağladığı birçok haktan mahrum bırakır.

b. Sendikalaşma ve Örgütlenme Engelleri
Çalışanlar örgütlenmek istediklerinde işten çıkarılma veya baskı görme riski taşırlar. Türkiye’de kurye sendikalaşmaları çok yenidir ve yeterince yaygın değildir.

5. Kadın Kuryelerin Karşılaştığı Ek Zorluklar
Kadın kuryeler, erkek meslektaşlarına göre daha fazla ayrımcılıkla karşı karşıya kalırlar:

Fiziksel güçle ilgili önyargılar

Güvenlik endişeleri (gece teslimatlarında taciz riski)

Müşteri tarafından cinsiyet temelli ayrımcılık

6. Geleceğe Dair Perspektif
Dijital platformlar büyüdükçe bu sektör daha da büyüyecek. Ancak bu büyümenin insan odaklı, adil ve güvenli koşullarla desteklenmesi gerekir. Bazı Avrupa ülkelerinde kurye hakları için yeni yasal düzenlemeler yapılırken, Türkiye'de de benzer adımların atılması elzemdir.

Çözüm Önerileri:

Kuryelerin iş güvencesi ve sosyal haklarının güvence altına alınması

Motor ve ekipman desteği sağlanması

İşyeri kazaları ve sağlık sigortalarının zorunlu hâle getirilmesi

Teslimat sürelerinin insan odaklı düzenlenmesi

Kurye sendikalarının desteklenmesi ve yaygınlaştırılması

Sonuç
Kurye olmak dışarıdan bakıldığında "özgür" ya da "kolay para kazanma" yolu gibi görünse de, işin içinde ciddi fiziksel, ekonomik ve psikolojik bedeller vardır. Bu meslek, görünmeyen emek ve görünmeyen risklerle doludur. Kurye çalışanlarının daha sağlıklı, güvenli ve adil şartlarda çalışmalarını sağlamak, yalnızca bir çalışma hakkı değil; aynı zamanda insani bir sorumluluktur.